The only difference between Walt & Jesse: conscience
(Kaynak: heisenbergchronicles)
The only difference between Walt & Jesse: conscience
(Kaynak: heisenbergchronicles)
2013’ün en epik olayı budur benim için.
(Kaynak: whinymidas)
entersan adam. tarihten önce doğsaymış kabilenin büyücüsü olurmuş. bazı insanlar vardır farklı dalga boyutunda gezinirler. uğraştıkları şeyle ilgisi yoktur bu durumun. tesisatçı da olabilirler akademisyende, müzisyende. düşüncelerinin yarattığı manyetik iletim, işlerine ve hayatlarına yansır. böylece bas bas bağırırlar arada fark diye.
rhcp’dan benim de bas gitarın en iyisi dediğim flea ve r.e.m’den joey ile kurguladıkları akıllara zarar son projesi olan atoms for peace hem ismiyle hem de özgün yapısıyla thom yorke’u dünya kültürüne perçinledi sanıyorum.
Favorite Film 1/∞ - Into The Wild
“Some people feel like they don’t deserve love. They walk away quietly into empty spaces, trying to close the gaps of the past.”
insanoğlunun başından beri varlığını sorgulaması kadar içsel bir mesele daha yokken günü şuursuz geçirenlerin daha huzurlu olması kabul edilebilir gibi değil. kalkıp burada öğrenilmiş ontolojik naralar atmayacağım. sadece kafamı kurcalayan, geceleri camdan sokağa baktığımda oradan sakin halde geçen kediyi izlerken beni farklı duygulara sürükleyen tohumların yeşermesini istiyorum. bir anda aydınlanıp aha! tüm mesele buymuş demek istiyorum. günü birlik ya da uzun vadeli (hiç önemi yok) planların içinde debelenip dururken akil davranma güdüsünün getirdiği tedirginlik, hep bir sonraki hamlenin ne olması gerektiğini hesaplama angaryası ve sistematiğin getirdiği baş ağrısından sıyrılıp banyonun kapısından baharın yeni geldiği belli alabildiğine yeşil, geniş bir düzlüğe geçmek istiyor insan. makinelerin, insandan ziyade telefonların akıllı olduğu medeni sistemin dişlilerinden sıyrılıp görebilen herkesin instagramda paylaşacağı bir atmosfere kaçmak, sanıyorum zaman zaman herkesin bunaldığında yapmak isteyeceği bir şey olsa gerek. ya peki sonra? kaldığımız yerden hayata devam edip bir sonraki tatminsizliğimizde o kapıdan tekrar mı geçeceğiz? hayatın tüm dinamiğini değiştiremeyeceğimize göre ona kendimizi yontabilmek için küçük detayların en azından belirli amaçların doğru kurgulanabilmesi açısından bazı nüansların bilinmesi gerektiğini düşünüyorum. o düzlükten geçildikten sonra karşımıza çıkan ağacın altında tam yaslanıp huzurla uyuklayacakken kafama dank eden elmanın oluşturacağı bilince ihtiyaç duyuyorum.
geriye dönüp yarı uykulu yatağa girme güdüsünden ziyade tüm geceyi sokaktan geçen kedinin ahenkli hareketine adıyorsanız işte gerçekten huzursuzsunuz demektir. neden kelimesinin altında ezilirken ruhunuzu sıkıştıracak diğer meseleleri unutma eğilimi psikolojinizin sağlıklı kalma savaşındandır işte. sonraları unutup gidilir bazı şeyler. iş yerindeki sıkıntılı öğle saatlerinin geçmesi daha mühim bir hal alır. hayata kaptırıp giderken haftaların çabucak geçtiğini, günü harcamak için gerekçeye sahip olmamanın bir problem teşkil etmediğini görürsünüz. belki de bilinç denilen beş duyunun kölesi kavram, sizin için hali hazırda risk analizi yapmıştır.
kapladığınız yerde aslında sizi oluşturan atomların arasındaki boşluğun sizden daha değerli olduğunu bilmenize gerek yoktur mesela. benlik kavramı ile kavga etmeden yani kendinizi aşmadan daha üst level’larda boss ile ile karşılaşamazsınız zira. biraz kuantumdan scott pilgrim’e geçiş saçma gibi göründü ama velhasıl oturup düşünmek gerek üstadım. nereden ve neden geldiğimiz gerçekten önemli. sıkı bir determinist olarak hem fizikten hem de teolojiden sebeplerin belli bir amaca hizmet ettiğini öğrendikten sonra aynanın neden ve nasıl sırlandığını merak etmeye başladım. belki de insanlığın evrimi için narkisus mitine ihtiyacımız vardı kim bilir.
peki ya sonra ne olacak? geçen yüzyıllar (ki bence 2500 sene takriben) bir insan ömrü için devasa görünse de sığ ve bitkin bir tarihten ve gelişimden başka hiçbir şey değilken sonrası nasıl olacak? nazım’ın da dediği gibi (bir kurşun kalemim vardı ben içeri düştüğüm sene. bir haftada yaza yaza tükeniverdi. ona sorarsanız bütün bir hayat) bizim varlığımız tarihimiz çapımız kime göre neye göre kıymetli. yıkım gücü almış başını giderken tüm evrende sadece bir toz tanesi olan dünyayı kendimize dar etmişken büyük meseleyi ne zaman yakalayacağız? bu değersizlikte bir amaca hizmet etmeden varlığımızı anlamlandırmak mümkün değil.
amaçsızlık içinde bundan bihaber ölüp gitmişlerden olmak istememek değil miydi bilgiye saygı uyandıran. çok soru sormanın cevap getirmeyeceğine inanlar var bu dünyada üstadım. ne desen boş diyin bana. bırakın beni kendi halime manyak gibi sabahın ilk ışıklarında sokaktan geçen kedileri izleyeyim.
MYSTERIOUS TINY ROOMS BY MARC GIAI-MINIET
French artist Marc Giai-Miniet (Born in 1946 in Trappes) makes some of the most incredibly detailed (and disturbing!) dollhouses that we’ve ever seen. Marc started creating these disturbing shadowbox dioramas rather late in his career, recurring themes include libraries, furnaces, laboratories, submarines and intestine-like tubing in lonely, decaying spaces.
Duane Michals - The Bogeyman, 1973 | More posts
müthiş bir çalışma
“There’s been an accident. The new hearse is totaled, your father is dead. Your father is dead and my pot roast is ruined…”
six feet under. şu diziyi kaç kere izledim bilmiyorum. tek bildiğim şey dünyanın bir yerinde gerçekten bunların yaşanıyor olduğu. kurgu dediğimiz şey hayata ancak bu kadar benzeyebilir. başlarında soğuk biriymiş gibi düşündürse de sonraları izleyeni öyle sarar içselleştirir ki bir parçası olursunuz dışında kaldığınız yaşamın.
(Kaynak: nothing--but--the--rain)
women in art’ın başka bir versiyonu olsa gerek. bu tarzı seviyorum